İlk blog çalışmalarımı 2011 – 2012 yıllarında yapmıştım. O dönemde saatlerimizi Facebook’ta geçiriyorduk henüz Twitter bu kadar yaygın değil, instagram belki bir fikir halindeydi. Facebook’ta gündeme dair uzun yazılar, arkadaşlarımın yorumları ve bazen de şimdiki X gibi kullanıyordum. Facebook o kadar büyümüştü ki bütün internetin Facebook’tan ibaret olacağını düşünüyordum. Ancak o dönemki ilgi alanlarımla ilgili düzenli yazdığım bir sitenin iyi olacağını düşünüp bir blog kurmuştum. O dönemde de blog yazımının ölüp ölmediği tartışılıyordu. Kişisel bloglar kişilerin kafasına göre yazdığı içerikler ile doluydu. Düzenli yazılan birkaç blog vardı belki ama çoğunluğu belli bir içerik üzerine odaklanmıyordu. Yurtdışı blogları ise çeşitli gelir elde etme metotlarını kullanmak amacıyla düzenlenmeye başlamıştı. Belli alanlarda tecrübe paylaşımı yapan vardı ama onlara ulaşmak için güçlü SEO’lu ticari siteleri aşmanız ve Google’ın 15. sayfasına gelmeniz gerekiyordu. Bütün bunlar ben dahil birçok kişinin kendi blogu ile uğraşmasını anlamsızlaştırdı. Şu an 2025 yılının ikinci yarısındayız ve bloglara önceden olduğundan çok daha fazla ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Çünkü X’in bir yankı çemberi oluşturduğu, Instagramın gerçeği yansıtmadığı bir dönemdeyiz.
Ben ansiklopedi karıştırmış son neslin üyesiyim. “Hello Gen-Z”. Bilgisayarını derslerime de yardımcı olur diye aldıran ilk neslin üyesiyim. “Hello Boomer”. O dönemde bize söylenen bir söz vardı: “Bilgiye ulaşmak artık çok kolay”. Bu cümleyi 145 ile internete bağlanabildiğimiz için söylemişlerdi bize. Şu anki bilgiye ulaşma hızını tahmin bile edemiyorduk. Ancak bilgiye ulaşırken gerçek kişisel deneyimlere ulaşmak inanılmaz zorlaştı. Sadece çok kısıtlı bir çevre ile iletişime geçiyoruz. Instagramdaki pozları gerçeklik olarak algılıyoruz. X’teki yankı odamızda kendi düşüncelerimizin tekrarını izliyoruz. Peki ya bilmediğimiz hayatların tecrübelerini neden bu kadar çok merak ediyoruz? Psikologların yazdığı diziler ya da Katarsis tarzı youtube programları neden bu kadar tutuyor? Çünkü insanın evrimi için başkalarının hayatını da tecrübe etmesi gerekiyor. Bunun en klasik versiyonu dedikodudur. “Hello Harari”.
İşte burada bloglar yeniden devreye giriyor. Kişilerin kendi tecrübelerini mavi tik olmadan uzun uzun anlatması bizim kendimiz için çıkarabileceğimiz dersleri görmemizi sağlar diye düşünüyorum. Ayrıca bloglarda ifade etmek istediğimizi zenginleştirme araçlarına da sahibiz. Bu da düşünceyi aktarmak için çok güzel bir araç sunuyor.
Yani bloglar gerek mevcut sosyal medya kısıtlarını elimine ediyor hem de daha kişiselleştirilebilir bir alan sağlıyor. Mesela sosyal medyada içerikler kısa, yüzeysel ve hızlı tüketiliyor. Bloglar ise uzun düşüncelerin, deneyimlerin ve alternatif bakış açılarının yaşadığı alan. Yapay zekanın bilgi verme gücü ne kadar yüksekse bence bloglar da kişisel tecrübeyi aktarmak için o kadar güçlü. Eğer bu yazıyı okuyorsanız ve henüz tanışmamışsak benim bu düşüncelerime ancak bu yazı sayesinde ulaşabilirsiniz. Bir de isterseniz favori yapay zeka aracınıza bir kişi neden blog yazar diye sorun. Söylemek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Bununla birlikte blogların onları yazana da çok büyük faydası var. Benim gibi bir akademisyen adayıysanız hem düşüncelerinizi toplamanızı sağlıyor hem de kişisel bir düşünce arşiviniz oluyor. Neler yazmışım, neler düşünmüşüm demek için bile blog yazılabilir. Bu şekilde kendi gelişiminizi takip edebilmek için zihinsel laboratuvar görevi görüyor. Özellikle doktora yapıyorsanız blogları bir doktora günlüğü gibi de düşünebilirsiniz. Tecrübelerinizi aktarmak size çok iyi gelecek, buna emin olabilirsiniz. Ayrıca kişisel görünürlüğünüzü de artıracak.
Bloglar hem okuyana hem de yazana nefes aldırıyor. Bu yüzden yazmaya devam ediyorum. Ya da diğer bir deyişle biz blog yazmaya yeni gelmedik geri geldik 🤣

