[cf7-simple-turnstile]

    U t k u   O r c u n   G e z i c i
    Metalurji | Malzeme | Modelleme | Simülasyon

    Bazen doktora yapmayı, acaba psikolojik ya da psikiyatrik bir sorun mu diye düşünüyorum. Düşünün; hiç işiniz gücünüz yok, dünyanın %99,99’unun haberi olmadığı bir problem üzerine, çok daha az insanın ilgilendiği bir çözüm üretmek için 20’li ve 30’lu yaşlarınızı harcıyorsunuz. Borderline ve OKB’ye yakın bir durum gibi geliyor bana. Bir problemin çözümüne bıkmadan, usanmadan yıllar boyunca uğraşıyorsunuz. Birçok iniş çıkış oluyor. Bazen doktora sizin idealiniz, bazen de hayattaki bütün sorunların kaynağı gibi geliyor. Peki bir insan bunu neden yapar ya da bu gerçekten böyle mi olmalı?

    Bu yazıyı günün hangi saatinde okuyorsanız okuyun şundan emin olabilirsiniz: Bir doktora öğrencisi şu an doktora çalışması için laboratuvarında, ofisinde, evinde çalışıyordur. Hatta İTÜ için konuşmak gerekirse, her fakültede 24 saat boyunca en az bir doktora öğrencisinin çalıştığına eminim. Çünkü bize doktoranın böyle yapılması gerektiği öğretildi. Peki gerçekten böyle mi olmalı?

    Doktora çok ilginç bir süreç ve bana en ilginç gelen kısım, doktoranın kendisinin de bir doktora konusu olabilmesi. İlerleyen yazılarımda bu çalışmalardan da bahsedeceğim. Ancak şimdi size yakın zamanda yaşadığım bir aydınlanmadan bahsedeceğim. Önce şunu sorayım: Daha önce hiç “CEO olmaya giden yol”, “CEO gibi yaşa” ya da “CEO olacak çocuk” gibi kişisel gelişim kitapları gördünüz mü? Ben çok gördüm, birçoğunu da okudum. (Telif yememek için kitap isimlerini uydurdum 😂). Peki dünyada gerçek anlamda kaç CEO var? “Gerçek” diyorum çünkü CEO normalde halka arz olan şirketlerde gerekli bir pozisyondur. Amerika’da bile sadece 20.000 şirket halka arz olmuş durumda. Kabaca iki sıfır daha koysak 2.000.000 CEO var diyelim. Yani dünya nüfusunun sadece 10.000’de 2’si CEO. Peki kaç kişi PhD unvanına sahip? Dünya nüfusunun %2’si. Yani CEO sayısından 100 kat daha fazla. Türkiye’de de durum farklı değil: Nüfusun sadece %0,4’ü doktora derecesine sahipken 500–1000 civarı CEO olduğu söylenebilir.

    Şimdi bu kadar açıklamayı neden yaptın derseniz, şunun için: CEO olma ihtimaliniz çok çok düşükken bu pozisyon için binlerce kitap, kaynak, yazı bulabiliyorsunuz. Ancak doktora süreciyle ilgili bir başucu kitabının bulunmadığını fark edince bir aydınlanma yaşadım. 11 yıldır akademinin içindeyim ve bu zamana kadar benden önceki doktorantların nelerle uğraştığını, nelerin onları zorladığını ya da neyin onlara iyi geldiğini hiç merak etmemişim. Kişisel olarak tabii ki üst dönemlerimle konuştum, ancak bunu bir kitap haline getirmiş birinden okumak aklımın ucundan bile geçmemişti.

    PhD yolculuğu üzerine kitapların olup olmadığını araştırdığımda karşıma çıkan ve yeni başladığım bir kitaptan ilk izlenimlerimi paylaşayım: The A to Z of the PhD Trajectory. Kitabın yarısına geldim ve hala deneysel çalışmaya geçemedik 🤣. Kitap hala dinlenmenin, kendine zaman ayırmanın, planlı olmanın; gece gündüz çalışmanın değil, sistematik çalışmanın gerekliliği üzerine ilerliyor. Doktoranın sadece hayatın bir parçası olduğunu; eğer hayatını doktoraya adarsan başına gelecek olumsuzlukları çok net bir şekilde ortaya koyuyor.

    Yurtdışında doktora yapan arkadaşlarımdan oradaki rahatlığı sık sık dinlerim. Türkiye’de doktora yapmak ile yurtdışında doktora yapmak arasında “kolaylık” açısından ciddi farklar olduğunu biliyordum. Ancak bu durumun aslında bir kültür meselesi olduğunu bu kitapla fark ettim. Bizden farklı olarak, hayatlarını doktoraya adamamaları gerektiğini, doktoranın da sadece bir iş olduğunu, ama bu işin rahat bir zihinle yapılması gerektiğini öğrenmişler. Üretkenliğin laboratuvarda geçirilen saatlerle ölçülmediğini anlamış durumdalar. Yani en başta söylediğim OKB ya da Borderline benzeri bir duruma dönüşmesini istemiyorlar. İstedikleri tek şey sistematik çalışma. Her geceyi laboratuvarda geçirmenin, günün sonunda yapılan çalışmaya da kişiye de zarar verdiğini çok güzel kavramışlar.

    Bizde ise tam tersine; kendini doktorana adaman, danışmanına feodal bir şekilde bağlılık göstermen ve özgür düşünce yerine kalıplar içine girmen dikte ediliyor. Çok fazla detaya girmeden söyleyeyim: Birçok arkadaşımın danışmanları tarafından üstü kapalı veya açık bir şekilde doktorasıyla tehdit edildiğine şahitlik ettim. Bunun bir mobbing olduğu ayrı bir konuyken doktorantların bunu kabul etmesi ise içler acısı bir durum.

    Doktora özünde çok güzel bir süreç. Yeni bilgi üretmek kadar insanı tatmin eden çok az şey vardır. Ancak insan kendini bu sürece kaptırır ya da kaptırması gerektiği dikte edilirse, doktora öğrencisi hayattan soyutlanmış, iletişim becerileri zayıf, kendi dünyasında yaşayan birine dönüşür. Bu kişi bir üniversiteye öğretim üyesi olarak girdiğinde, öğrencilerini de kendi kalıbına zorlar. Bu durum zincirleme olarak hep kötüye gider. Benim yıllar içindeki gözlemim, kendisi “çekmiş” bir öğretim üyesinin farkında olarak ya da olmayarak yine “çektirmeye” çalıştığıdır.

    “Biz babamızdan böyle gördük” yaklaşımı akademiyi mahvediyor. Akademinin inovatif olması gerekirken, fikir üretmeye açık olması gerekirken ve geçmişten ders çıkarması gerekirken düştüğü durum çok kötü bir noktaya gidiyor. Her konuda yurtdışını örnek alan; hatta bazı unvanların yurtdışına gitmeden verilmediği güzelim yükseköğretim sistemimizde, danışan–danışman ilişkisinden başlayarak doktora sürecinin yeniden gözden geçirilmesi ve doktorantlara neden bu kadar hassas davranılması gerektiğinin tartışılması şart.

    Sonuçta doktora, hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir öğrenme yolculuğu. Bu yolculuğun değerini korumak için sistemin değil insanın merkezde olduğu bir yaklaşım şart. Bunca gözlem ve yaşanmışlıktan sonra şunu anladım: Doktora yalnızca akademik bir derece değil, aynı zamanda kişisel bir yolculuk. Ve bu yolculuğu sağlıklı, üretken ve insan kalabilerek tamamlamak, belki de doktoranın kendisinden çok daha değerli. Eğer doktorayı daha insani, daha üretken ve daha özgür bir sürece dönüştürürsek, sadece akademiyi değil, ülkenin geleceğini de dönüştürebiliriz.